KültürManşetSinemaSöyleşi

Gözde Kural: Suçluyla kötü aynı şeyler midir?

Annesinin ölüm vasiyetini yerine getirmek üzere İstanbul’dan Afganistan’ın başkenti Kâbil’e doğru yola çıkan Azra’nın hikayesiyle karşımıza çıkıyor TOZ. Bu hikaye Afganistan atmosferinde daha farklı nitelikler kazanarak Azra ve kardeşlerini bir travmanın içinden sonuca ulaştırıyor. Biz de yazımı 2011 yılında tamamlanan, dünya prömiyerini Montreal Film Festivali’nde, Türkiye prömiyerini ise Antalya Uluslararası Film Festivali’nde yapan ve çekimlerininse büyük bir bölümünün Afganistan’da gerçekleştiği filmi önce yönetmeni Gözde Kural ile sonra da filmde Azra karakterini canlandıran Öykü Karayel ile konuştuk.

Kısa film denemelerinizden sonra TOZ sizin ilk uzun metrajlı filminiz oldu. Bu noktada kısa sizin için bir basamak işlevi gördü mü?
Tabii ki; 6-7’ye yakın kısa film çektim yönetmen, senarist ve yapımcı olarak. Bunlardan 2 tanesi prodüksiyonu nispeten yüksek işlerdi. Kısa film çekmek, yönetmen/yapımcı olma yolunda ilerlemek adına çok uygun. Hataları görmek ne yapılması ve ne yapılmaması konusunda güzel ayna tutabilecek bir alan.

“TOZ benim için hayat ve sinema okulu oldu”

Zannediyorum 2011 yılında TOZ’un senaryosu tamamlanmış idi. 2016 çekim zamanına kadar bekleyişiniz nasıl oldu? Sabırsız mıydınız yoksa, emin adımlarla ilerleyip ortaya iyi bir iş çıkacak olmanın sakinliği mi vardı?
Aslında TOZ benim için hem bir sinema okulu hem hayat okulu oldu. Çok genç, çok heyecanlı ve sabırsızdım. Ancak sürecin kendisi bana ‘zamanını doldurmak’ deyişini yaşayarak öğretti. İyi işler zamanla harmanlanarak, tecrübeyi büyüterek çıkıyor. Yolun başında bunu öğrenmem TOZ’un çekime giden sürecinde gerçekleşti.

Senaryonun oluşma sürecinden bahsedebilir misiniz?
Senaryonun ana hikayesi 2010 yılında Üniversite’den mezun olmak üzereyken çıktı. Ailem Balkan göçmeni, çok hikâye dinledim sürgün ve savaşa dair. Ufak ufak şekillenmişti kafamda ve dünya üzerinde beni en çok etkileyen topraklarla birleştirdim. Afganistan yani… Lise zamanlarıma dayanıyor; o zamandan beri hep Orta Doğu coğrafyasına meraklıyım. Özellikle Filistin, Lübnan ve Afganistan’da geçen hikayeler hep ilgimi çekiyordu, hala da öyle. Hep gidip görmek istemiştim, TOZ’un çekim öncesi süreciyle gitmiş ve hep merak ettiğim kültürün içine girme fırsatı buldum.

“…tüm bu olmamışlığa rağmen şarkılar söyleniyor”

Doğu’ya sizi çeken nedir? İçerisinde bulunduğu durum veya bu durumun garipliği mi yoksa etnik veya lokasyon anlamındaki farklılık mı?
Aslıda hepsi diyebiliriz. Çocukluktan çıkıyorum hep yola bu soruya cevap ararken. Arkadaş gibi olduğum iki ebeveynle büyüdüm, sokaklarda özgürce oynadım, ailemle tatillere çıktım ancak dünyanın orta yerinde bazı çocuklar, bırakın sokaklarda özgürce oynamayı, üzerlerine yağan bomba yüzünden ölüyor, vuruluyorlar, sakat kalıyorlar. Ve tüm bu olmamışlığa rağmen şarkılar söyleniyor, filmler çekiliyor, kitaplar yazılıyor, resimler çiziliyor, yaşam devam ediyor. Bu adaletsizlik korkunç derecede canımı sıkan bir konuydu hala da öyle. Empati yapmaktan kendimi alamıyordum. ‘Ben ne yapabilirim?’ diye sordum hep; elimde film çekebilmek gibi bir fırsat vardı, orada olanları 2 saatliğine de olsa insanlara gösterebilirim dedim ve gittim.

“Dünya’nın ilk sırt çevirdiği ülkelerden biri Afganistan”

Filmdeki ülke tercihinde Afganistan aslında bir atmosfer seçimi değil mi? Sinematografik görüntüsüyle? Çünkü söz konusu hikâye başka bir Doğu ülkesinde de işlenebilirdi. Yanılıyor muyum?
Zaten asıl dikkatimizi vermemiz gereken başlık bu aslında. Doğu’da birçok ülke karmakarışık durumda ve hemen hemen aynı şeyler yaşanıyor. Afganistan’ı tercih etmek biraz da benimle ilgili bir şey, Dünya’nın ilk sırt çevirdiği ülkelerden biri Afganistan. Sinema en büyük iletişim araçlarından biri ve Afganistan’ın sineması çok gelişmiş değil. Diğer ülkelere baktığımızda bu böyle değil, film sektörü bir şekilde devam ediyor.

Bunların yanı sıra mesafeler kilometreyle belirlenmez, vicdanla belirlenir. Bugün aynı şeyleri yaşayan Afgan bir çocuğa, yarın Türkiye’deki bir kadına, Suriye’deki bir erkeğe göz yaşı döküp, hikayelerini anlatmak isteyebilirsiniz.

Filmde farklı nitelikte bir kurgu söz konusu. Bu kurguyu doğrudan hikâyenin içeriğiyle veya karakterlerin psikolojisiyle ilişkilendirebilir miyiz?
Kesinlikle. İstanbul’da ailenin üzerine çökmüş basiretsizliği anlatmak için ağır ritimli tek planlar ve kesmeler tercih edildi, Afganistan’da ise daha hızlı bir kurguyla gerilimi arttırmayı amaçladık.

Filme, hikâyeye kendimizi kaptırmış giderken bir anda “Sakın beni burada sindirdiğiniz kadınlarla karıştırmayın!” çıkışıyla filme sosyolojik bir bakışı da dahil ediyoruz. Azra karakterinin bu sözünün altında sizin için neler gizli?
Aslına bakarsanız, çok kişisel bir söylem o.  Azra kendi kuralları olan, dünyanın hiçbir yerine ait olmayan, kendi alemlerinde yaşayan içe kapanık bir kadın. Dayısının yaptığı müdahaleyi fazla kişisel alıyor ve tepki gösteriyor. Aslında amacı ‘ben tahmin ettiğin kişi değilim, benim hayatıma müdahale edemezsin’ demek. Hatta dayısının karısıyla ufak bir an göz göze geliyor pişmanlık duymadan.

Suçluyla kötü aynı şeyler midir?

Azra karakteri aslında Emir’e göre daha baskın daha yüksek sesli konumda olsa bile, Emir’in aslında bir travması olduğunu öğreniyoruz. Bu da tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Karakterleri yaratırken hikâyeye paralel olarak nelere dikkat ettiniz?
Aslında filmin çıkış noktası Emir. Hikâye Emir’e göre şekillendi. Onun yıllardır yaşadığı ve bastırmaya çalıştığı, suçluluk duygusuyla haklılık duygusunu birbirine karıştırdığı psikolojik ikilemdi hep referansım. Başına gelenlerden Azra’yı sorumlu tutması ve onu kendinden uzaklaştırması, Azra’nın bu sayede evden uzaklaşması ve kendi dünyasına gömülmesi, hep Emir’in psikolojisine göre şekillendi. Gizli başrolümüz o aslında. Kötü nedir? Kim kötüdür? İyi biri nasıl kötüye dönüşür? Suçluyla kötü aynı şeyler midir?’ sorularının temsili aslında Emir. Benim şahsi olarak üzerine hep düşündüğüm ve gelecekteki sinemamı da şekillendirecek olan soruların ilk emsali Emir. TOZ’da birkaç karakter daha aynı soruları sorduruyor bize, kısaca temelde hikayeyle paralel giden soru ‘peki suçlu kim?’

TOZ uluslararası birçok festivalde izleyicisiyle buluştu. Bu noktada ‘ulusalın veya bölgeselliğin, uluslararası nitelikleri veya yansımaları’ hakkında neler söyleyebilirsiniz? Ödüller aldı, festivaller hakkında da bir şeyler söyler misiniz? Ayrıca başarının ölçütü ödül müdür?
TOZ’un ellerimde büyüyüp buralara geldiğini görmek benim için başarının, gururun kendisi aslında. Ödül, yarışma asla bir ölçüt değil. Ancak festivaller sayesinde özellikle farklı kültürden, ülkeden izleyici kitlesine ulaşıp, onların reaksiyonlarını deneyimlemek asıl mesele. Bir izleyici kitlesinin fark etmediği detayları bir diğeri fark ediyor bu açıdan çok keyifli. Antalya’da aldığımız ödül çok anlamlı örneğin, Haji Gul’le (Ahmad Khan karakteri) birlikte Afganistan’a gitti ödül, beni daha mutlu ne edebilir bilmiyorum.

“Bilmediğin bir yer, farklı bir dil, aidiyetsizlik, tehlike, korku”

Gözde Kural karakteri, Azra’nın hikayesinde, onun tercihlerinde yer alıyor mu?
Hem Emir’de hem Azra’da mevcut diyebilirim. Örneğin Azra’nın kendi dünyasının içinde yaşaması, tehlikeli addedilebilecek şeyleri sorgulamadan gözü kapalı yapması. Emir’in suçlulukla haklılık arasında boğulup, yıllarını bir evin içine hapsetmesi. Ben olsaydım ne yapardım dedim hep Emir’i şekillendirirken; Azra’nın yolu ise benim Afganistan’a gidişimden sonra şekillendi. Bilmediğin bir yer, farklı bir dil, aidiyetsizlik, tehlike, korku, bu korkuyla başa çıkma yöntemleri de Azra’yı oluşturdu.

“…yeni bir tarafı aydınlanıyor insanların tehlike anında”

Biraz da Afganistan’da yaşadığınız sıkıntılardan ve bu sıkıntılardaki psikolojinizden bahsedebilir misiniz? Ekibe nasıl yansıdı, neler yaptınız?
Çok zor bir dönemine denk geldik. Benim 5. ziyaretimdi, alışkındım, beklediğim ama an gelmeden anlayamayacağınız bir atmosferin içine girdik. Korku, hayatta kalma içgüdüsü, kriz anlarında verilen tepkiler inanılmaz bir gözlem fırsatı sundu bana. İnsan yaşamadan bilemiyor, yeni bir tarafı aydınlanıyor insanların tehlike anında. Genel olarak yaşça genç ancak olgun bir ekibimiz vardı, korkunun sirayet eden bir duygu olduğunu bilerek hareket ettiler. Bombalar patladı, tehditlerle karşılaştık ancak hepsinin üstesinden gelmeyi başardık. İnanç mı deriz, ne deriz bilemiyorum ama bazen öyle ilginç bir sinerji oluşuyor ki insanlar arasında, yapılamaz dediğimiz şeyleri kolaylıkla aşarken buluyorsunuz kendinizi. O yüzden yine buradan ekibime teşekkürlerimi sunayım. Hepsi tek tek benim için özel insanlar.

Tahammülden yoksun bir ideoloji

Afganistan’dan ideolojik veya toplumsal olarak neler öğrenmeliyiz? Kaliteli bir film izlemiş olmanın dışında bu bakıştan edinimlerimiz neler olmalı?
Oraya bakıp, ‘Afganistan’ olmama şansını, nelere sahip olduğumuzu, neleri kaybedip, nelerden olabileceğimizi görebiliriz. Güne, nefes alarak başladığı için şükreden insanlarla dolu Afganistan, dört jenerasyon geçti hala savaş var. Savaş, tahammülsüz ideolojiler fiziksel yıkımlarının yanı sıra zihinleri de yıkıma uğratıyor. Afganistan çok güzel bir ülkeydi, Batılı turistlerin uğrak yeriydi, şimdi ise adını anarken içimizin sızladığı veya korku hissettiğimiz bir yer. Özgürlük insan hayatının temel meselesi bence, tahammülden yoksun bir ideolojinin, söylemi ne olursa olsun nelere yol açabileceğini Afganistan’a bakarak görebiliriz.

“Hala hazmedebilmiş değilim Ferhunde’nin yaşadıklarını”

Bahare’ye, Farkhunde’ye ve savaşın bütün güzel kadınlarına… ve anneme…” burada müthiş nitelikte bir sağduyu ve farkındalıktan bahsedebilir miyiz? Bahare ve Farkhunde sizin için neler ifade ediyor?
Şu an bu soruyu sorduğunuzda bile burnumun direğini sızlatıyor bu iki isim. Biri (Bahare), filmde Aisha karakterini oynayacaktı, bombalı saldırıda hayatını kaybetti. 9 yaşındaydı, filmin sonunda onun adını yaşatmak istedim. Ferhunde’yle, aynı yılda doğmuşuz ama o hep 27 yaşında kalacak. Ferhunde, 2015’de kısa bir süreliğine dünyanın gündemindeydi, başkentte çok kalabalık bir meydanın orta yerinde yüzlerce erkek tarafından ‘Kuran’ı yaktığı’ iftirasıyla dövüldü, linç edildi, arabayla üzerinden geçildi ve yakıldı. Şu vahşeti anlatırken hala çok canım sıkılıyor, tadım kaçıyor. Hala hazmedebilmiş değilim Ferhunde’nin yaşadıklarını. Dünyanın durumu malum, savaş kapımızda; Ferhunde, Bahare ve adını duyamadığımız tüm kadınların, insanların diyim hatta; hikayeleri benim kişisel hayatıma fazlasıyla etki ediyor. Hikayelerimizde hep yaşayacaklar.

Annem’e adama sebebim ise bambaşka. O kadar arkamda durdu, o kadar destek oldu ki; korkularına rağmen ’hayır gitme’ derse hayatımda nasıl yaralara yol açacağını bildiği için, tek çocuğunu Afganistan’a gönderirken tereddütünü, korkularını yansıtmadı. Filmi çekip döndüğümde dişleri dökülmüştü stresten ama her şeye rağmen başardığımı görmek yegâne mutluluk kaynağıydı. O olmadan buralara gelemezdim, hakkını ödemem mümkün değil, naçizane bir teşekkürdü filmi ona adamak.

TOZ gerek konusuyla gerek bu konunun işlenişiyle gerekse teknik olarak bizlere özgün sinyaller verdi. İlerde karakterize edilmiş bir Gözde Kural Sineması’ndan bahsedebilecek miyiz?
Daha yolun çok başındayım, karakterize edilmiş bir Gözde Kural sinemasını oluşturabilmek adına konsantrasyonumun bu yönde olduğunu söyleyebilirim sadece.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı? Yine Doğu olacak mı veya bu sefer odağımız ne olacak?
Yeni bir projem var, şu aralar üzerinde çalışıyorum. Yakında uzun bir seyahate çıkacağım hikâyenin geçeceği yerde. Yine Doğu’da ancak bu kez lokal ve özgün bir hikâye. Bu sefer odağımız ‘hayatta kalmak adına ne kadar ileri gidebiliriz?’ olacak diyebilirim.

Öykü Karayel: “Film ne gerektiriyorsa onu yaptım

Afganistan deneyiminizi mesleki ve kişisel olarak tanımlayabilir misiniz? Oradaki psikolojinizi niteleyebilir misiniz?
Afganistan kişisel olarak başlı başına büyük bir deneyimdi. Eminim o coğrafyalara alışık olmayıp da orada bulunan herkes için de bu böyledir zaten. Birbirine çok güvenen, birbirini çok kollayan bir ekibimiz vardı. Orada var olan yaşam koşullarının tekinsizliği, başlarda bizi tedirgin etse de o birlik beraberlik duygusu, hepimizin filme olan inancı, Afganistan sürecini keyifli hale getirdi bizim için. Çok güzel anılar biriktirdik, güzel insanlar tanıdık, güzel dersler aldık ve döndük. Mesleki açıdan bakarsak, hayattaki her tecrübenin bu mesleğe büyük katkısı oluyor aslında, bu da onlardan biriydi.

“Azra kadar gözü kara değilim”

Azra karakteri Öykü’den bağımsız mı? Benzeyen veya farklı yönleri nelerdir?
Benzer yönleri çok var, diye düşünüyorum ben ama insan kendini tanıtmak mecburiyetinde olduğunda genelde kendiyle ilgili yanlış yargılara varıyor gibi geliyor bana, o yüzden çok da bilemiyorum. Bütün duygularını, sevgisi, öfkesini, hüznünü ifade etmek de zorlanışını kendime benzetiyorum. Aslında bütün duygularını baskıladığından, kendini ifade ettiği yerler de duygusal patlamalar ve sert çıkışlar şeklinde kendini gösteriyor. Benzetmediğim yönü, tek başıma öyle bir yere gidip, tehlikeli olduğunu sezdiğim bütün o adımları atacak kadar gözü kara değilim ben.

Sakın beni burada sindirdiğiniz kadınlarla karıştırmayın!” Azra’nın bu çıkışı, Öykü’nün de anlayışında yer alıyor mu?
Filmde bu lafı, oranın gerçeklerini göz ardı ederek, üstten bir yerden söylemiyor aslında Azra, sadece kendi alanını koruma çabasından ötürü söylüyor. Hepimizin zaman zaman kısıtlandığımızı düşündüğümüz anlar oluyor. Günümüzde bunu çok sık yaşıyoruz mesela ve doğal olarak herkes gibi bende de buna isyan etme isteği uyanıyor tabi ki.

“Bana cesaret gerektiren bir şey yapmışım gibi gelmiyor”

Afganistan atmosfer olarak sizi nasıl etkiledi? Yeniden böyle bir işe cesaret edebilir misiniz?Bana cesaret gerektiren bir şey yapmışım gibi gelmiyor hala. Ben filmi çok sevdim ve dahil olmak istedim. O yüzden de film ne gerektiriyorsa onu yaptım. Eğer yine böyle inandığım bir iş gelirse, coğrafya şartlarının zorlu oluşu kararımı etkilemez. Hatta, sebebini bilmesem de bunun beni bir şekilde cezbeden bir tarafı olduğunu da itiraf etmeliyim.

Gözde Kural ile nasıl bir iletişime sahiptiniz? Orada ekip olmak daha da önemli ve anlamlı olmalı.
Gözde hayatımdaki en yakın arkadaşlarımdan birisi şu an. Afganistan’a gitmeseydik de bunun böyle olacağını düşünüyorum ama tabi ki o deneyimi beraber tecrübe etmiş olmak büyük ölçüde pekiştirdi dostluğumuzu, asker arkadaşı gibi bir şey olduk. Bütün film sürecinde de iletişimimiz böyleydi.

Bundan sonra karateristik olarak nasıl işlerde yer almak istersiniz?
Karakteristik tarafını bilemiyorum, çünkü oynamak istediğim işler değişkenlik gösterebilir. Hatta özellikle kendi koşullarımı zorlayacağım, farklı farklı işlerde olmak istiyorum, öyle umuyorum.

Psikesinema Sinema Dergisi’nin Mayıs-Haziran sayısında yayımlandı.

 

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Enformasyon

Bir cevap yazın

Close