ManşetMedyaSöyleşi

Dr. İdil Engindeniz: Nefret söylemi cezalandırılacak bir suç olarak kabul edilmeli

Türkiye kozmopolit toplum yapısına sahip bir ülke olarak bünyesinde farklı nitelikte kimlikler barındırıyor. Sahip olunan bu çok seslilik durumunun medya üretim ve enformasyonlarına yansıması zaman zaman olması gerektiği gibi etik bir şekilde ilerlemiyor. Ana akım ve alternatif/yerel medya kurumsal ideolojilerine bağlı olarak ürettikleri enformasyonlarında diğer bir grubu veya bireyi bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde hedef gösteriyor ya da içeriklerinde toplumun söz konusu gruba nefret duymasına neden olabilecek detaylar barındırıyor.

İlgili konudaki çalışmalarıyla tanınan ve Galatasaray Üniversitesi’nde akademik görevine devam eden Dr. İdil Engindeniz ile ulusal medyada güncel nefret söylemi durumunu, medyanın dönüşümünü ve bazı somut nefret söylemi örneklerini konuştuk. 

Medyadaki güncel nefret söylemi şiddetini nasıl nitelendiriyorsunuz?
Doğrusunu söylemek gerekirse şu anda pek de değerlendirilebilecek bir yayın organı kalmadığını düşünüyorum. İktidarın görüşü doğrultusunda yayın yapan kurumlar zaten son derece ayrımcı bir söyleme sahip (toplumun farklı kesimleriyle ilgili). Ana akımda olan ama iktidara o kadar yakın olmayan kurumlar, daha muhalif olanlar vb. o kadar azaldı ki, yine de daha dikkatli bir yayıncılık yapmaya çalıştıklarını iddia edebilirim.

‘Nefret söylemi içeren ifadeler bilinçli kullanılıyor’

Medyada azınlıklara yönelik nefret söylemleri medya çalışanları tarafından bilinçli bir şekilde mi gerçekleştiriliyor?
İdeolojik olarak her türlü azınlığı ve “norm dışı” kabul ettiği grupları dışlayan bir yayıncılık söz konusu olduğunda nefret söylemi içeren ifadelerin bilinçli kullanıldığını düşünüyorum. Amaç “nefret söylemi üretmek” olmayabilir ama kullanılan dil kesinlikle öfkeli, şiddeti besleyen bir dil haline geliyor. Daha ana akım medya açısındansa metin içine sızan bazı önyargılar, öğrenilmiş (ama doğru olmayan) bilgiler nefret söylemine yol açıyor.

Eğer bu durum bilinçli olarak gerçekleştiren için “medya profesyoneli” kavramını kullanmak ne derece doğru olur?
“Medya profesyoneli”nden ne kastedildiğini biraz daha açmak gerekli sanırım. Anladığım kadarıyla şöyle cevap vereyim: Bilinçli bir şekilde nefret söyleminin kullanılmadığı durumlarda, yani daha çok ana akım medyada ve nadiren de olsa sol yayınlarda, nefret söylemiyle karşılaşmamız çeşitli önyargıların metne sızmasından ve gazetecinin / editörün vs. konuyla ilgili bilgisizliğinden kaynaklanabiliyor. Genel olarak gazetecilik yapma pratiğiyle ilgili var olan bir sıkıntı zaman zaman da nefret söylemine varan bir şekilde kendini gösteriyor. Bunun nedenleri iletişim fakültelerinde verilen eğitimden başlayıp gazetecilerin sendikasızlaştırılmasına, alanın meslek içi eğitimlere kapalı olmasına, meslek örgütlerinin güçsüzlüğüne bağlanabilir. Belleksiz, bağlamsız bir gazetecilik yapılıyor. İyi gazeteciler mutlaka var ama iyi gazetecilik bugün en çok aranan şey değil medya kurumlarında.

Kullanılan nefret söylemlerinin topluma uyguladığı algı operasyonlarının niteliği ve etkisi nedir?
Nefret söyleminin en uç noktası nefret suçları olarak karşımıza çıkar, Hrant Dink cinayeti maalesef bunun en somut örneği olarak karşımızda duruyor. Aylar boyunca tırmandırılan (ve üstelik bir metnin yanlış yorumlanması, bilinçli olarak çarpıtılması üzerinden ilerleyen) gerginlik, hedef gösterme gazeteci Hrant Dink’in katledilmesiyle sonuçlandı. Dolayısıyla biz Türkiye’de nefret söyleminin en acı sonuçlarından birini yaşadık ve buna karşı mücadelenin bir “aşırı hassasiyet”ten kaynaklanmadığını bilmemiz gerekiyor. Keza yerel basında “Suriyeli zulmü” vb. bir başlık atıp Suriyelilerin nerede yaşadığını da açık açık belirtirseniz bu o insanların linç edilmesi için bir davettir. Böylesi açık çağrıların olmadığı durumlarda söylemin uzun vadedeki etkisi ise belli gruplar hakkındaki ifadelerin “doğru, olağan” kabul edilmesi, kanıksanması. Bu kanıksama gündelik hayattaki davranışlarımızı da etkiliyor mutlaka. Tabi davranışı, düşünceyi şekillendiren tek etken medya değil, sistemin tüm parçalarıyla mücadele etmek gerekiyor daha temiz zihinlere sahip olabilmek için.

‘Kadın cinayeti olarak telaffuz edilmesi önemli’

Ana akım veya alternatif medya doğru bir dil kullanma noktasında örgütlenir ise, toplumun bazı gruplara yönelik duyduğu nefret veya olumsuz durumda bir iyileşme gerçekleşir mi?
Daha önce “töre cinayeti”, “namus cinayeti” olarak ifade edilen durumun artık “kadın cinayeti” olarak telaffuz edilmesi önemlidir mesela. Önceki adlandırma cinayeti meşrulaştıran bir yaklaşıma sahipken kadın hareketinin mücadelesi sonucunda bundan vazgeçildiğini gördük. Bu ister istemez insanların algısında da bir değişim yaratmıştır / yaratacaktır. Bu bağlamda dildeki değişim zihinleri ve ardından davranışları muhakkak etkiliyor, yine de tek belirleyicinin bu olmadığının altını çizmek gerek.

Raporlara baktığımızda 2012 yılından bu yana din ve ırk temelli nefret söylemlerinde artış olduğunu gözlemliyoruz. Bunu nasıl yorumlarsınız?
Nefret söylemi, içinde yaşanılan dönemle / toplumla birebir ilgili. Toplumda, siyasette bir yumuşama yaşandığında bu gazetelere de doğrudan yansıyor (ana akım medya için konuşuyorum daha çok). Raporlarda da toplumsal durumun, siyasi yaklaşımın yansımalarını görüyoruz aslında.

‘Kurumsal siyasi ideoloji nefret söyleminin en önemli belirleyicisi’

Yine raporları incelediğimizde kurumsal siyasi ideolojinin de bir ölçüt olmadığını gözlemiyoruz. Yani Yeni Akit Gazetesi de içeriklerinde nefret söylemi barındırırken Sözcü Gazetesi de barındırıyor. Aynı şekilde Hürriyet Gazetesi…
Yoo, tam tersine “kurumsal siyasi ideoloji” nefret söyleminin en önemli belirleyicisi. Çok iyi bir gazeteci olabilir, çok iyi bir haber hazırlayabilirsiniz. Ona son halini veren kurumun ideolojisini biraz daha içselleştirmiş olan editör ve onun üstündeki sorumlulardır. Nefret söylemi gerek o yayın organındaki mikro sistemle gerekse tüm ülkedeki / dünyadaki sistemle birebir ilintili. Farklı ideolojilere sahip yayınların aynı konularda nefret söylemi üretmede birbiriyle bu kadar yakınlaşması ise bize başka bir şeyi gösteriyor: savunduğunuz ideoloji sağda da solda da olabilir ama birilerinin yokluğuna ve birilerinin mutlak üstünlüğüne dayanıyorsa aslında birbirinden o kadar da farklı olmayabiliyor.

İçerikte, bir nefret söyleminin farkedilme durumu da yine doğru bir medya okur yazarlığı yoluyla gerçekleşiyor. Veya nefret söylemi, niteliğini bu şekilde kazanabiliyor. Sonuç olarak bunların farkedilmesi, alternatif veya ana akım birkaç kurum tarafından yüksek sesle konuşulması olumlu bir durum. Yanılıyor muyum? Aynı şekilde okur profili için de geçerli bir durum…
Nefret söylemi konusunda duyarlılığın geliştirilmesi için daha ilkokuldan başlayarak herkesin yaşına – seviyesine göre küçük programlar hazırlamak mümkün okullarda. İlerleyen dönemler içinse haber okuma atölyeleri her kesimin ilgisini çekecek şekilde hazırlanabilir. Böylelikle okurun farkındalığını arttırmak mümkün olabilir, ideolojik bariyerler maalesef burada da devreye girecektir ama, ulaşılacak olan medya tüketicisi yine aslında daha ılımlı olan bir grup olacaktır.

‘Gazetecinin mutlak tarafsızlığı söz konusu değil’

Raporlama sürecinde sizi en çok dikkatinizi çeken konu ne idi?
Bazı gazeteler, savundukları dünya görüşü gereği nefret söylemi üretiyor. İnandıkları ideolojiyi bu şekilde yorumluyor ve yaymaya çalışıyorlar. O yayınları alan (izleyen, okuyan, dinleyen) insanlar da aynı dünya görüşüne sahip, dolayısıyla onlar için ortada bir sorun yok, “doğru”ların dile getirilmesi var. Bu noktada, bunun bir gazetecilik faaliyeti olup olmadığını düşünmek gerekiyor. Gazetecinin mutlak tarafsızlığı söz konusu değil, en nötr dille yazsanız bile hangi haberi yazacağınızı seçtiğiniz anda taraf tutmuş oluyorsunuz. Ama bu taraflılık içinde nefret söylemi üretmeden gazetecilik yapmak da mümkün. Bu tercih edilmediğinde ben de bunu bir gazetecilik faaliyeti olarak kabul edemiyorum.

Peki geçmişten günümüze nefret söylemlerinde bir grup veya topluluğa yönelik iyileşen bir durum yok mu?
Hayır, maalesef…

‘Nefret söylemi cezalandırılacak bir suç olarak kabul edilmeli’

Nefret söylemleri kullanımına yönelik caydırıcı yaptırımlar gelirse sizce etik ve hak haberciliğinin ana akımda önemi artar mı? Bu noktada yaptırımlar ve nitelikleri neler olabilir?
Nefret söyleminin bir suç olarak kabul edilmenin ötesinde “cezalandırılacak bir suç” olarak kabul edilmesi gerekiyor. Varolan kanunlar çerçevesinde çeşitli cezalar verilmesi mümkünken bu gerekçeyle mahkemeye başvurduğunuzda genellikle kazanamıyorsunuz o davayı. Kâğıt üzerindeki kanunlar olması gerektiği gibi uygulanmıyor. Bu değiştiği takdirde belli bir güvence hissetmek mümkün. Bunun yanında meslektaşların yaptırımı dikkate alınacak bir noktaya gelse, toplumsal tepki böylesi durumlara izin vermese, nefret söylemi “marjinal” kalır ama şu anki şartlar altında toplumun neredeyse tüm bileşenleri çözülme ve çatışma durumunda olduğu için çok da umutlu konuşamıyorum.

Yetisiz bireylere yönelik nefret söylemi durumu ise oldukça ironik. Bu noktada medya kanaat önderleri, haber sunucuları dahil oldukça yanlış söylemlerle karşımıza çıkıyor. “Melek çocuklarımız, özel çocuklar, bizim çocuklarımız” gibi söylemler çekinmeden hala kullanılmaya devam ediyor. Bu noktada özellikle bu gruba yönelik farkındalık hiç yok. Yine raporlamalarda da bu durumun es geçildiğini düşünüyorum. Toplumun bu noktadaki algısı da aslında değişmesi en güç grup. Yanılıyor muyum?
Algı değişimi açısından en güç grup olduğunu düşünmüyorum engellilerin ama bu alanda daha çok çalışılması gerektiği konusunda haklısınız. Hrant Dink Vakfı bünyesinde hazırladığımız raporlar etnik ve dini temel üzerine yoğunlaştığı için anahtar kelimeler setimizde engellilerle ilgili kelimeler yoktu.

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Enformasyon

Bir cevap yazın

Close