KültürManşetSöyleşi

Devrim Erbil: Bize ait olmayan, yapmacık ve aktarmacı sanata karşıyım

Dünyaca ünlü Türk ressam Devrim Erbil sanatı şöyle tanımlıyor: “Sanat her şeyden önce uygarlığın kriteri, ölçütüdür. Çünkü sanatla uğraşan toplumlarda da görüyorsunuz ki; sanatın insanları daha duyarlı olmaya yönelten bir yanı var. Bir renkten bir kuş sesinden veya bir doğa görüntüsünden anlamlar çıkaran, derin düşünen hayatı sorgulayan veya hoş görülü insan olmaktan bahsediyorum. Bütün bunlar sanatın insanlara getirdiği; uygarlık yolunda ilerlemesini gösteren bir yaşam biçimidir.” Öte yandan bize ait olmayan, yapmacık ve aktarmacı sanata karşı olduğunu dile getiren Erbil, bir sanatçının üretimlerinde daima kültürüne sadık kalması gerektiğini vurguluyor.

Ülkemizin yetiştirdiği en önemli sanatçılardan biri Devrim Erbil. Onu kimi İstanbul resimleriyle kimi de şiirsel soyutlamalarıyla tanıyor. Ama herkes onun büyük bir sanatçı olduğu konusunda hem fikir. Erbil ile Suadiye’deki atölyesinde bir araya geldik. Hem resim sanatını hem de hayata bakışını konuştuk. Resimlerinin insanlarla karşılaşmasından büyük mutluluk duyduğunu dile getiren başarılı sanatçı, bize ait olmayan, yapmacık ve aktarmacı sanata karşı olduğunu dile getiriyor. Bir sanatçının üretimlerinde daime kültürüne sadık kalması gerektiğini vurgulayan Erbil, aynı zamanda Bedri Rahmi Eyüpoğlu gibi isimlerin de öğrencisi olmuş biri. Ona göre eğitim de değişen çağa ayak uydurmalı, her kuşak bir sonraki kuşağa yeni şeyler söyleyebilmeli.

Devrim Erbil sanatı ve sanatçıyı nasıl tanımlar?
Sanatı doğru bir şekilde okuduğumuzda insanlıkla yaşıt olduğunu görüyoruz. Örneğin binlerce yıl önce duvarlara çizilen hayvan resimleri ya da başka türdeki çizimler. Bunlar da o zamanın sanatı aslında. Öte yandan varlığı 35 bin yıl öncesine dayanan Willendorf Venüsü, Avusturya’nın bir kasabasında bulundu. Ve bu insanlık tarihinin en eski heykeli olarak biliniyor. Bizim ülkemize doğru geldikçe bütün Batılı sanat tarihçileri Anadolu’nun kültür tarihini en fazla 2 bin yıl öncesine dayandırıyorlardı. Ama şimdi öyle değişiklikler oldu ki, Yenikapı’da çıkan şeylerle 8 bin yıla gitti. Beşiktaş’taki kazılarla daha da geriye gitti. Ve şimdi Göbeklitepe ile 11 bin yıl önceye gidiyor kültür tarihimiz. Ayrıca Mardin Dargeçit’te de bir kent ortaya çıkarıldı. Bulunan şeylere baktığımızda sanatın her zaman yaşama giren bir yanı var. Bu nedenle ben her zaman sanatı; yaşamı anlamlandıran, ona bir yaşama sevinci veren ya da dertlerini anlatan, paylaşan bir ezgi veya sözcük gibi paylaşılan bir renk ve bir biçim olarak gördüm. Ve sanat demek sadece bugün belleklerimize yerleşen haliyle duvardaki tablo ya da bahçedeki heykel değil. Sanat her dalıyla insana verdiği anlamlardır diye düşünüyorum. Sanat her şeyden önce uygarlığın kriteri, ölçütüdür. Çünkü sanatla uğraşan toplumlarda da görüyorsunuz ki; sanatın insanları daha duyarlı olmaya yönelten bir yanı var. Bir renkten bir kuş sesinden veya bir doğa görüntüsünden anlamlar çıkaran, derin düşünen hayatı sorgulayan veya hoş görülü insan olmaktan bahsediyorum. Bütün bunlar sanatın insanlara getirdiği; uygarlık yolunda ilerlemesini gösteren bir yaşam biçimidir.

Resimlerinizde radikal renk tercihlerinde bulunuyorsunuz. Yani bazı renkler çok fazla öne çıkıyor. Bu tercihinizi anlatır mısınız?
Renk bütün insanları etkiler ama ressamları daha çok. Nasıl ki edebiyat sözcükleri, müzik sesleri, heykeltıraş kütleyi ve formu kullanıyorsa ressamlar da rengi kullanır. Bir ressam öncelikle hassas gözüyle bütün renkleri görecek, yan yana bir dünya kuracak. Sonra işin içine yüzeyler ve kompozisyon girecek. Bu nedenle bir ressam rengi çok iyi bilmek durumunda. Evet bende bazı renklerle özel armoniler kuruyorum. Yapılan araştırmalar Türklerin mavi ve kırmızı rengi çok kullandıklarını gösteriyor. Geçenlerde bir arkadaşım bana şunu dedi: ‘Hocam sizin resimlerinizi anlayan da seviyor anlamayan da.’ Bu benim çok güzel bir şeydi. Yani bir anlayarak düşünerek sevmek, yorumlamak var, bir de hiç takılmadan, sadece onunla bir sıcaklık kurmak var. Picasso ise bu konuda şöyle düşünüyor: ‘Siz kuşların ne söylediğini anlıyor musunuz? Hayır. Ama demek ki anlamaya gerek olmadan da onu hissetmek önemli.’

SANATTA TERCİHLER KÜLTÜRLE DOĞRUDAN İLİŞKİLİ

Bunun gibi benim de resimlerimde kırmızı, mavi söz konusu. Benden genelde mavi ve kırmızı konseptinde resimler istiyorlar. Muhtemelen insanlarda bu coğrafi ve genetik etkenler söz konusu olabilir. Çünkü benim bildiğim kadarıyla doğa insanların renk duyarlılıklarını da etkiliyor. Mesela bozkır ve çorak yerlerde, yani rengin çok az olduğu yerlerde yapılan halılar çok renkli oluyor. Ya da coğrafya biçimleri etkiliyor. Mesela yaşamın daha kolay geçtiği, su ve sıcağın olduğu Afrika’da insanlar geometrik biçimler kullanıyorlar. Kutuplarda ise hayat daha zor. Orada da yumuşak çizgiler ve kavisli şeyler var. Sanatın bir başka yönü de yaşamı dengelemek. Bunun için sadece mutluluk resimleri mutlu olan insanların yaptığı şeyler değildir. Sanatçılar ya da insanlar çok acı çekerken mutluluk, çok mutluyken de acı gösterilebiliyor. Tıpkı ikilemlerin daha anlamlı olduğu gibi. Sıcak ile soğuk, gece ile gündüz, kadın ile erkek… Zıtlıklar birbirini tamamlar. Birinin yokluğunda onun değeri fark edilir…

Benim resimlerdeki renklerde hem geleneğin etkisi var hem de hiç olmadık yerlerde ufacık şeyler, ipuçları buluyorum. Çünkü insanlar görmek kadar bakmasını da bilmeliler. Öğrenciliğim sırasında Bedri Rahmi’nin bana verdiği en büyük şeylerden biri de yaşama doğru bakmaktı. Mesela bir sonbahar günü okular girerken şunu demişti: ‘Yan taraftaki binanın duvarını saran sarmaşık kırmızıdan yeşile dönüyor. Renklerin geçişini, birlikteki düzenlerini gördünüz mü?’ İşte ondan sonra bunun gibi insan hiç fark etmediği bir yerde, bazen küçük bir çakıl taşında, bir bitkinin yapraklarının dizilişinde, birçok armoni, birçok yeni renk düzenleri ve hayata bakmak konusunda çok yeni pencereler bulabilir. Bu yüzden insanların daha çok bunlarla karşılaşması gerekiyor. Benim sanatımın temel ilkelerinden biri; insanların daha çok renkle ve biçimle aynı zamanda bir sanatçı elinden çıkmış gibi dünyayı güzelleştirmeyi amaçlayan örneklerle karşılaşmaları. Bu ne kadar çoğalırsa onların duyarlılıkları o kadar gelişecektir. O kadar saygın insanlar olacak. Dünyaya sevgi ile bakacak ve dünyayı değiştirmek isteyeceklerdir. Alışılmışın içinde gitmek yerine derinleşecek. Bir yaratıcı güç ve iten bir güç gibi… Bu sanatın vereceği bir güçtür. Bu nedenle ben her yere yayılsın istiyorum.

RESİMLERİMİN İNSANLARLA DAHA ÇOK KARŞILAŞMASINI İSTİYORUM

Ben insanlarla iç içe olan projelere her zaman yakınım. Büyük bir mozaik pano yapayım ve ona aynı anda 10 bin kişi bakabilsin mesela… Ya da bana 100 metrekare bir tuval versinler. Ben o zaman daha çok çalışırım ve hemen bitirmek isterim. Çünkü her şeyden önce onun insanlara ve bana vereceği heyecanı düşünürüm. İnsanların o resimle karşılaşması ve orada durması, bir nefes almaları bütün bunlar benim için çok önemli. Mesela Kabataş’taki Martı projesi için mimar resimlerimi asmak istemişti. Ben büyük bir mutlulukla kabul ettim. Bunu kabul etme nedenim bir popülerlik aşkı değildi. Benim insanlarla daha çok karşılaşma isteğimdi. Çünkü bir sergiye bir ay içerisinde 3 bin kişi gelebiliyorsa, oradan gündüz sadece 1 milyon insan geçiyor. Tek bir günde bir milyon insanın o resimleri orada görüp heyecanlanması, benim için çok önemli. Bir sanatçı için bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Benim sanatımın temelinde büyük kitlelerle karşılaşma özlemi ve onların hiç fark etmedikleri bir alanda hemen karşılarına çıkıvermek var. Bütün bunlar benim için önemli. Olabildiğince sanatın insanın içine girmesi benim temel ilkem.

YAPMACIK VE AKTARMACI SANAT KARŞIYIM

Türk resminin teknik konusunda Batı ile alışverişte bulunması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Resim yapmanın birçok tekniği var. Tarih boyunca da birçok teknik oluşmuş. Bugün 35 bin yıl öncesine ait bir heykel bulunabiliyor fakat bir resim bulunamıyor. Çünkü o zamanki teknikler resmi uzun yıllar muhafaza etmeye yeterli değil. Elbette o dönemlerde de resim sanatı var. Fakat resim yapıldığı teknik nedeniyle çürüyordu ya da kuruyordu. Ve geriye resim kalmıyordu. Kalmayınca da o dönemin o resmi ortadan kalkıyor. Bu yüzden Batı’da teknikte birçok aşamalar geçirdi. Batı dediğimizde sadece Rönesans’tan başlayan onun görkemli yanını görmek dışında daha öncelerine de bakmak lazım. Orta çağ tüm Avrupa’da çok karanlık bir dönemidir. 1000 yıl taş üstüne taş konmamıştır. Resim yaparken her türlü tekniği kullanabilirsiniz. Ama duyarlılık ve içerik bölgeden bölgeye değişir. Çünkü o içeriği meydana getiren ruh ve nefes farklılaşır. Ancak bazı dönemlerde Türk resmi Batılılaşma süreci içinde Batılı tekniği kullandı, Batılı akımlarının yörüngesine girdi. Aktarmacı bir resim geleneği Türkiye’de oluşturulmaya çalışıldı. Örneğin Fütürizm Türk insanı ile ne derece yakınlık taşır? Sanat bir yerde kendi yaşamının çok içten verileriyle dolu olursa anlam taşır. Yoksa yapmacık olur. Ben yapmacık ve aktarmacı bir sanata karşıyım.

Sizi bu kentin ressamı olarak anıyoruz. Nedir bu işin aslı?
Açıkçası benim tüm sanat hayatım boyunca İstanbul hep ağırlık taşıyan bir alan değildi. Öncelikle Anadolu tutkusu var bende. Benim asıl ilişkim yaşadığım şehirler ve o şehirlerin bendeki şiirsel yorumu. Bunlar benim için hala önemli. İstanbul çok sevildiği için ve biraz da benden çok fazla istendiği için yapmaya zorunlu olduğum işler gibi. Ama asıl içimdeki doğa tutkusu, yaşadığım kentler, Anadolu ve bütün bunları şiirsel soyutlama ile ifade etmek. İstanbul’da 60 yıldır yaşıyorum. Burada doğmadım, akademiye geldiğim andan itibaren buradayım. Anadolu’dan gelen bir insan için İstanbul’un çekiciliği herhalde çok farklıydı. Tarihi ile doğasıyla ve güzellikleriyle… Ayrıca geldiğim zamanda İstanbul bu kadar kalabalık ve gürültülü bir kent de değildi. Ben o günleri yaşadım. Bu şehirde benim ilgimi çeken tarihi yarımada, tarihi yapılar, bu kente kimliğini veren boğaz ve boğazla birlikte gelen rüzgâr… Rüzgârın beraberinde getirdiği turkuaz renkler ve bir anda fırtına ile değişen İstanbul’un karlı günleriyle büründüğü armoni… Bütün bunlar İstanbul sevgimin kaynakları. Dünyada böyle bir kent yok. Bu nedenle bu kentin ressamı diye anılmak benim hoşuma gidiyor.

SANAT EĞİTİMİ DE DEĞİŞEN ÇAĞA AYAK UYDURMALIDIR

Bedri Rahmi Eyüpoğlu gibi çok usta isimlerden eğitim aldınız. Onlar hayatınıza nasıl dokundular?
Bedri Rahmi, Nurullah Berk, Cemal Tollu, Cevat Dereli, Ali Çelebi, Neşet Günal bunlar benim hocalarımdı. Onlardan sonra da bizim kuşak geliyor. Her kuşak kendinden önceki kuşağın neler yaptığını görerek hem mutlu olur hem de onun öğrencisi olmaktan gurur duyar. Ama hepsi de yeni bir şeyler ortaya koymak, daha farklı bir eğitim sürdürmek durumundadır. Çünkü çağ değişir. Sanatın en büyük özellikleri arasında özgünlük ve yaratıcılık olduğu kadar yeni bir dünyaya, yeni bir güne ayak uydurmak da vardır. Her yeni başlayan bir gün sizi yeni bir hamle vermeye zorlar. Karşınızdaki bir hamle yapmıştır. Siz ona cevap vereceksinizdir. Aynı şeyleri söylemek doğru olmaz. Bu tekrardır ve bir anlam taşımaz. Ama yeni bir şey bulmak ve söylemek de o kadar kolay bir iş değildir. Sanatın zorluğu zaten buradan başlıyor. Mutlaka değişen dünya içinde eğitim de değişecek. İnsanlar değişecek. Ve o güne cevap veren ustalar da olacak. Şimdi bakarsanız benim öğrencilerime göre ben ustayım bana göre de benim ustalarım usta. Bedri Rahmilere göre de Şallı İbrahimler ustaydı. Bedri Rahmi, sanatın bir coşku olduğunu anlatırdı. Onun yapısında aynı zamanda şairlik de vardı. Hatta şaka yoluyla hep şunu söylerdi: ‘Ressamlar beni şair sayar, şairler de ressam.’ Kendini böyle tatlı bir dille eleştirdi. Bize yeniyi aramayı, daha farklı olanı, sıradan olmayana ulaşmayı, yaratıcılığın gerektiğini ve gizemini anlatırdı. Her hocamız kendi kültürüne ve bağlı olduğu akıma göre bize bilgiler verirdi. Bütün hocalarımızın bir üslubu vardı. Benim resmim ise belli bir kurala uymak yerine özgür, kendi kişiliğini bulması ve yenilikçi olması üzerine temellenmişti. Ama her şeyden önce şunu söylemeliyim ki sanatın bu kadar yaygın olmadığı dönemlerde bile akademi yani Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi sanatın bir ocağıydı. Bütün Türkiye’nin sanatla ilgili sorunları ilk oraya danışılırdı. Orada bir sanatçı topluluğuna daha güvenli bakılıyordu. Akademi her dönem sanatın merkezi oldu.

KÜLTÜRÜNE SADIK KALMAK TÜRK SANATÇILARIN HEDEFİ OLMALIDIR

Günümüzde birçok şeyin çağdaş sanat adı altına sunulması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sanatçılar bir görüş ortaya koyuyor o da tutuyor veya tutmuyor. Bütün bunlar bir yenilik ihtiyacından, yaratıcılığın kendisinden kaynaklanıyor. 20. yüzyılı en güzel tarif eden söz şudur: ‘İçinde zekâ olmak şartıyla ne istersen yap.’ Bu yaratıcılığın çok daha yaygın bir alana girmesi ve orada yaratıcılığın ipuçlarını bulmak gibi çılgınlığı da beraberinde getiriyor tabii. Örneğin Yves Klein, 1950’lerin bir sanatçısı. Bir gün bir sergiye dümdüz boyanmış mavi bir duvar yapıp getiriyor. Herkes diyor ki ‘bu eser mi, bunu ben de yaparım.’ ‘Yaparsın ama ilk ben yaptığım için beni taklit etmiş olursun.’ diyor Klein de. Bunun gibi yeni bir şey yapma arzusunda, birtakım yanlışlıklar, saçmalıklar çılgınlıklar da olacaktır. Bunlar zaman içinde ayıklanır. Eğer çok inançlı bir düşünceyi ya da bakış açısını temsil eden eserler değer taşıyabilir. Ama değilse zaman bunları silip götürür. Batı’da olan bir yeniliği buraya getirmeyi tehlikeli görüyorum. Çünkü bir akımı taklit etmenin ya da onu burada yapmanın hiçbir anlamı yok. Geleneksel değerlerimiz, bizim toplumumuza özgü faydaları bulunan şeyler üzerine düşünüp, kendimize, kültürümüze ve coğrafyamıza sadık kalarak eserler vermek Türk sanatçıların hedefi olmalıdır.

HER SANATÇI DEĞER GÖRMEK İSTER

Cumhurbaşkanlığı tarafından aldığınız büyük ödül hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bir ülkenin başındaki devlet adamının makamı tarafından ödüllendirilmek bir onurlandırmadır aynı zamanda. Bu yaştan sonra başka nasıl bir beklentim olabilir? Değer görmek bütün sanatçılar için vazgeçilmez bir şeydir. Bir devletin en başındaki bir kimse tarafından sanata ve size ilgi duyması, sizi ödüllendirmesi ve onurlandırması hem benim için hem de Türkiye için önem taşır. Bunu kabul ettim ve böyle bir ödülün biyografimde yer almasından gurur duyuyorum. Bu veya benzeri ödüllerin genç sanatçılara da verilmesini, genç sanatçıları değerlendirecek olaylara imkân tanınmasını da aynı zamanda genç sanatçılar arasında büyük sergiler düzenlenmesi temenni ediyorum. Gönlümden geçen bu. Türkiye’de daha çok sanat etkinliklerinin olmasını, fuarların ve müzelerin artmasını diliyorum. Özellikle genç sanatçılar için yapılanlar bu meslek dalının gençler arasında yaygın ve seçilir olması adına çok önemli. Çünkü sanat Türkiye tarihinin köklerinde, coğrafyasında, mirasında var. Bugün 80 milyonluk bir ülke nüfusuna göre çok az sanatçımız var. Çünkü yaşama güçleri ve kaynakları çok sınırlı. Koleksiyoncuların, sergilerin artması gerekli. Gençlere fırsat verilmesi gerekli. Ben sadece bir ressam değil, müzeci ve sanat eğitimcisiyim. Bu nedenle gençlere yazık oluyor diyebilirim. Bana da yazık oluyor. Ben 50 sene onları yetiştirmek için uğraşmışsam ve onlar eserleriyle yaşama şansı bulamıyorlar; başka alanlara yöneliyorlarsa onlara da yazık, bana da. Çünkü bir insanın hayatta işini ve eşini seçmesi en önemli olaydır diye düşünüyorum. Bu noktada yöneticilere tavsiyelerde bulunmak gerekir. Genç sanatçılara daha çok şans vermeleri, onlara güvenmeleri ve gerekli ortamı onlara sağlamaları gerekir. Sanatı sadece varlıklı kişilerin veya belli sınırlı kimselerin olayı olarak görmüyorum. Bir kentin ya da bölgenin hayatını değiştiren insanlar var. Valiler, rektörler, belediye başkanları, kültür bakanları, devlet başkanları var. Sanat duyarlılığı olan yöneticilere söz hakkı verilirse yönetici kadrosunu yüreklendirilmiş olunur. Eğer bir yönetici isterse bir kentin hayatını değiştirebilir. Bunun çok önemli örnekleri var. Dilerim ki onlarla da konuşun ve bu yöne doğru itmiş olun.

Etiketler
Daha fazla göster

İlgili enformasyon

Bir cevap yazın

Okumaya devam et

Close
Close

Adblock Detected

Reklam engelleyici devre dışı bırak