KültürManşetSinemaSöyleşi

Haluk Çobanoğlu: Benim hikayelerimin eksenini ‘önemsiz’ gelişmeler oluşturdu

1992 yılından bu yana haber ve belgesel fotoğrafları üreten Fotoğrafçı Haluk Çobanoğlu 96-98 yılları arasında New York International Center of Photography (ICP) ve Black Star Haber Ajansı’nda çalıştı. Kuşbazlar ve Yeraltında Bir Dünya Şehri; New York Metrosu adlı belgesel fotoğraf projelerinin sahibi Çobanoğlu bir dönemse National Geographic Türkiye’de fotoğraf editörlüğü yaptı. Sinema-fotoğraf ilişkisi ve fotoğraf ideolojisi üzerine konuştuğumuz Çobanoğlu, fotoğraflarında hikayelerinin eksenini belki de herkesin gördüğü ama es geçtiği ‘önemsiz’ gelişmelerin oluşturduğunu söylüyor.

Çocukluğumun geçtiği kentteki yoğun sinema kültürü, benim görsel eğitimimin temelidir’

İçerik, teknik ve diğer bağlamlar noktasında kendi fotoğrafçılık tarihinizi nasıl nitelersiniz? Fotoğrafçı olmanız sosyal hayatınızda olaylara veya durumlara bakışınızda size nasıl bir farkındalık kazandırdı?
Benim için fotoğraf bu hayatta derdini anlatacak bir araç ve bir dil arayışının sonucunda varılmış bir duraktır. Her daim cebimde sorularım, dilimde anlatmak istediğim hikayeler vardı. Çocukluğum sinema kültürünün yoğun olarak paylaşıldığı bir kentte Zonguldak’ta geçti. Bu süreç benim görsel eğitimimin temelidir. Diğer yandan lise öğrenimi için gittiğim Bursa’da kaliteli bir eğitim aldığım kanaatindeyim. Özellikle o dönemde edebiyat ve tarih dersleri benim için çok geliştirici oldu. Giriş, gelişme ve sonuç odaklı hikâyenin temelini, tarihin konuları kavrayışımızdaki önemini, o vakitler kavradığımı düşünüyorum. Tekrar söylersem bir fotoğrafçı olarak, belki de herkesin gördüğü ama es geçtiği “önemsiz” gelişmeler, benim hikayelerimin eksenini oluşturdu. Onların ardındaki sosyal gelişmeler, felsefi ve sosyolojik arka plan ömrümce beni cezbetti; ardından sürükledi. Tüm bunlar beni değiştirdi mi? Hayır ama çok zenginleştirdi tabii sadece fikren, maddi olarak değil!

‘Hikayelerini anlatabildiğim kültürler beni çekiyor’

Haber fotoğrafçılığı ile başladınız… Fotoğrafik sürecinizden bahsedebilir misiniz?
Modern haber fotoğrafçılığının kurucusu Henri Cartier Bresson’a göre bir haber fotoğrafçısı günlükler (jurnaller) tutmalıdır. Ona göre, bir haber fotoğrafçısı günlük rutin işlerinin yanısıra kendi bağımsız konularını ve hikayelerini geliştirip anlatmalı, tüm fotoğraflarının mülki ve telif haklarına sonuna kadar korumalı ve edisyon sürecinde de mutlaka fikri alınmalıdır. Kişisel olarak çıkış noktamın bu doğrultuda olduğunu söyleyebilirim. Hikayelerini anlatabileceğim, sorularıma yanıtlar aradığım ve görünmez alanlar olarak hayatımızda var olduklarını düşündüğüm alt ve karşı kültürlerin sosyolojik varlığı her zaman bir mıknatıs gibi beni kendilerine çekmiştir. Fotoğraf felsefemin oluşumunda kısaca bu yol haritalarının etkin olduğunu söyleyebilirim.

‘Sinema ve fotoğrafta yaratıcının tercihleri onun kendi dilini oluşturur’

Profesyonel bir fotoğrafçı olarak sinema ve fotoğraf ilişkisini nasıl nitelendirirsiniz?
Öncelikle bu konuya bir ebeveyn hikayesi olarak bakmak gerek; resim birinci kuşak, fotoğraf ikinci kuşak ise; sinema da torundur. Kanımca fotoğrafta da sinematografik hikayeler yapmak mümkün hem içerik hem biçim olarak bu şans var. Geçmişe bakarsak, özellikle foto-röportaj ve uzun süreli fotoğraf projeleri; ardından gelen kısa filmler ve belgesel projeler bu köprüyü çoktan kurmuştur. Fotoğraf ve sinema da aynı oranda biçim, öz ve hikâyenin dengesini kurmak için çalışır. Bu yol ayrımında yaratıcının tercihlerinin, uygulamalarının onun kendi dilini oluşturduğunu düşünüyorum.

‘Fotoğrafta tekrar edilemeyecek bir an vardır’

Fotoğrafta karar anı bir sinemaya göre daha kısıtlı veya daha mı şiddetli bir süreç?
Güzel bir soru ancak daha önce hiç düşünmediğim bir konu aslında. Basit bir cevap verecek olursam; sinemanın (kurmaca olduğunda) tekrar edilebilen bir süreç olduğunu ve bu yüzden karar verme/karar anı olanağının daha geniş olduğunu söyleyebilirim. Halbuki fotoğrafta tekrar edilemeyecek bir an vardır. John Berger’in dediği gibi o ana adanmış bir şeyden söz ediyoruz. Tabii ki burada söz konusu olan ticari veya kurgusal fotoğraf değildir. Bir an fotoğrafıdır.

‘İnternet fotoğrafı kutsayıp yaygınlaştırmaya devam ediyor’

Fotoğraf günümüz modern dünyasında nedir, ne değildir?
Günümüzde fotoğraf halen görsel kültürün en önemli araçlarından biri olarak mevcudiyetini sürdürüyor. Önce nitelik olarak konuyu ele alırsak, zaman içinde fotoğrafın bir zanaat olarak; kaderinin kısmen de olsa yerini aldığı resmin akıbetine benzeştiği söylenebilir. Bugün nasıl resmin başlangıçtaki zanaat özelliği unutulduysa; fotoğrafın da bu özelliği kan kaybetmektedir. Hatta bazı çevrelerde fotoğrafın sadece sanatsal özellikleri yüceltilerek, zanaat kısmı yok sayılmaktadır. Gelişme ne yönde olursa olsun bugün fotoğraf pratikteki zanaat işlevini de sürdürmeye devam ediyor. Fotoğrafın evladı sayılabilecek hareketli görüntü ise sinemanın keşfinden günümüze birçok şeyi değiştirdi. Ancak uzun süredir hareketli görüntünün, fotoğrafı emekli etme gayretine karşın fotoğrafın tükenmez enerjisi bu oldu bittiye direniyor. Elbette bu gelişmede dijital teknolojinin payı çok büyük. Ancak konuyu sadece fotoğrafın mobilleşmesi, fotoğraf makinalarının küçülmesi, fiyatlarının göreli olarak makulleşmesi ile açıklamak mümkün değil. Bu noktada önemli olan, bu üretilen fotoğrafların nasıl ve nerede paylaşılacağı meselesiydi. Bugün yeni bir mecra olan internet fotoğrafı kutsayıp, daha da yaygınlaştırmaya devam ediyor.

‘Ortak genel geçer bir reçete yok; belki de sanatın sırrı burada’

Peki, “Biz Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz?” nasıl özetlersiniz? Hangi bağlamlar ve ölçütler perspektifinde?
Gerçekten bunu kısaca nasıl özetleyebilirim bilmiyorum. Bu sorunun cevabına bir nebze olsun yaklaşabilmek için iki yıllık bir sürede 250 sayfalık bir kitap yazdım. Fotoğraf hayatım boyunca bu sorunun cevaplarını aradım; özellikle kitap yazım süreci boyunca tekrar bu soruya yoğunlaştığım dönemde vücudumda sıkıntıdan egzama vakaları görüldü! Yani kısa ve kolay bir cevabı yok, bu sorunun. Belki bir ömrün yetmediği bir arayışın hikayesi bile olabilir. Sonuçta kendi yol hikayemi de kısmen de olsa anlattığım kitabımda, herkesin fotoğraf tarihine bakarak takdir ettiği ve seçtiği fotoğrafçıların hikayeleri ile ayak izlerinden giderek, bir yol haritası çıkarabileceğinden dem vurmuştum. Bu noktada arif olan anlar babından sevdiğim iki örneği size iletmek isterim. Birincisi İsveçli Fotoğrafçı Andres Petersen bir keresinde “soru sordurtan fotoğraflar” çekmeye çalıştığından söz etmişti. Başka bir örnekte ise bana göre fotoğraf tarihinin önemli karakterlerinden bir diğeri olan Japon fotoğrafçı Daido Moriyama “benim fotoğraflarım kendime yolladığım mektuplardır!” ifadesini kullanmıştı. Ortak ve genel geçer bir reçete yok; belki de sanatın “sırrı” burada…

‘Yaratıcı insanların ayırıcı özelliği otorite ve doğa talanı karşısında koydukları tavırdır’

Fotoğrafı veya içeriğini, fotoğrafçının ideolojisinden bağımsız düşünebilir miyiz?
Öncelikle her bir fotoğraf çekilme amacı ne olursa olsun; doğal olarak bir belgedir. Sonrasındaysa çekilen her fotoğraf fotoğrafçının dünyaya bakışının bir parçasıdır ama bu onun dünyaya bakışını, başarı ile yansıttığının garantisini taşımaz. Çoğunluğun bu ayrımı farkettiği kanaatinde değilim. Çalakalem çektikleri fotoğraflar üzerinden nasıl bir düşünsel değerlendirme yapılabilir bilmiyorum. Bana göre düşünce sistemleri omurgası olan ancak “taşlaşmış” bünyeler değildir; yaşayan organizmalardır. Bir nehir gibidirler; derelerden beslenirler. Kimi zaman gürleşir; debisi artar deli deli akarlar kimi zamansa bazı mevsimlerde yağmur ve kar suları onları kirletir. Taşkınlar, seller olur. İnsan da öyledir; düşünür, etkilenir, evrilir, değişir dolayısıyla bir genellemeye gitmek güçtür. Tüm bu süreçte sürekli bir emek vermek gerekir. Konuyu daha da daraltırsak, bugün ciddi müelliflerin önündeki fikren en önemli sorunun, onların otorite ve doğanın talanı karşısındaki aldıkları ya da alamadıkları tavırlarda “gizli” olduğunu söyleyebilirim. Kanımca dünyanın her yerinde yaratıcı insanlar için ayırıcı nitelik, onların işlerinin yanısıra otorite ve doğa talanı karşısında koydukları tavırdır. Bu tavrın varlığı ve yokluğu, onlar için aynı asitleri ve bazları ayıran bir turnasol kâğıdı işlevi görür!

‘Sinema dil açısından bana çok yakın’

Bir fotoğrafçı olarak sinema yapmayı hiç düşündünüz mü? Eğer düşünürseniz, sizi iten düşünce ne olur?
Bazıları bir genelleme yaparak, benim fotoğrafımın sinematografik anlatıma yatkın olduğunu söylemiştir. Zamanında yurtdışında ve yurtiçinde çeşitli film ve TV setlerinde set fotoğrafçısı, aynı zamanda bir görsel danışman olarak çalıştığım oldu. Sinema dil açısından bana çok yakın. Fakat diğer yandan kalabalık ekipler ve çalışma süreci açısından bir o kadar da uzak. Bu açıdan baktığımda fotoğrafın ıssızlığını ve tek başına karar verme sürecini daha çok seviyorum. Aynen Don Kişot gibi hissediyorum, bir tek Sancho Panza yeter de artar bile; bir yoldaş, bir arkadaş belki de bir asistan eğer o da çok gerekiyorsa. Esas olan yola çıkmak…

‘Gelişen teknolojiyle fotoğrafın içeriği boşaltıldı’

Toplumsal veya bireysel değişim gerçeği fotoğrafın kendisini etkiledi mi? Özellikle içerik noktasında kaygılar farklılaştı mı?
1980’lerden beri dünyanın nerdeyse her yerinde tarihin tekerliğini durdurmak hatta geriye çevirmek isteyen görüşler, zora dayalı toplumsal ilişkiler hâkim olmaya başladı. Medyanın da giderek tüm dünyada bağımsızlığını yitirmesi bu sürecin doğal bir parçası oldu. Öncelikle ve özellikle anti-otoriter içeriğin, istenmeyen konuların ıslah edilmesi gerekti. Bugün bunun önemli ölçüde gerçekleştiğini söyleyebilmek mümkün. Medyanın durumu bu olunca fotoğrafın ana mecrası da sakatlanmış oldu. Tiraja yönelik bir siparişin (sermaye faktörü) ve gizli bir sansürün (politik faktör) varlığının belirlediği bir medya düzeninde bağımsız kalabilmek maalesef ki mümkün olamazdı. Bu niteliksel dönüşümün bir parçası olan fotoğraf bu dönemde -eş zamanlı olarak- teknolojik açıdan çok gelişip yaygınlaştı ama içeriği de o oranda boşaltılmış oldu. Bu süreci gerçekten iyi anlayabilmek için bir genel örnek olarak İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin hazin hikayesine bakmak gerekir. Fotoğraf özelinde ise efsanevi haber ajansı Magnum’un bugünkü hali ve diğerlerinin ne yapacağını bilmez halleri, bize bu sağlıksız durumun, “sağlıklı” bir raporunu verebilir.

‘Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğrafla bir şeyleri anlatma isteği hala var ki fotoğraf albümleri yapıyor’

Hareketli imge, durağan imgeye göre daha etkili midir? Bu durum göreceli mi?
Öncelikle bir kavrama dikkat çekmek istiyorum. Algıda seçicilik günümüzde üzerinde halen çok konuşulan bir kavram olmayı sürdürüyor. Yine günümüzde kârını pekiştirmek ve pazarlama faaliyetini etkinleştirmek için, cari sosyo-ekonomik sistem ve onun araçları harıl harıl çalışıyor. Bu araçların öncelikle başarmak istediği konulardan biri de algıda seçiciliği, kendi amaçları doğrultusunda kullanmak. Ürünlerini hızla farkettirip tüketilmesi için bizlerin tercihlerini etkilemeye çalışıyorlar. Ticareten durum bu! Tüm görüntüler de buna hizmet etsin isteniyor.  Diğer yandan sanatla meşgul olduklarını düşünen insanların birçoğu da işlerinin farkedilmesi için elinden geleni ardına koymuyor. Önce şunu bir kendimize itiraf edelim; etrafta biz işlerimizi yapıp, bir kenara koyalım sonrasında su yolunu bulur diyen kimse nerdeyse hiç kalmadı. Tüm egosantrik rahatsızlıkların başladığı, psikolojik sınır burası! Günümüzde sanatçı ile yapıtı arasındaki samimiyet ilişkisi havaya uçtu! Sorunuzun temelinde kısmen bu gerçek yattığı için önce bir açıklama ihtiyacı hissettim. Buna bağlı olarak, asıl sorunuza gelince hareketli imge ile durağan imgenin işlevsel karşılaştırması bana göre taş yerinde ağırdır diyerek cevaplanabilir. Derdini, hikayeni hangi araçla anlatabiliyorsan anlatırsın. Bazen bunu ihtiyaçlar da istekler de belirleyebilir. Nuri Bilge Ceylan’ın çarpıcı filmleri yanı sıra, fotoğraf ile bir şeyleri anlatma isteği halen var ki fotoğraf albümleri yapıyor. Hele ki haber ve belgesel açısından bu durum tamamen değişebilir. Körfez Savaşı sırasında onca hareketli görüntü varlığı ve hatta kirliliğine karşın Abu Garip hapishanelerinde “eğlence” amaçlı, cep telefonu ile çekilen fotoğraflar, savaşın gidişatında ve sonlandırılmasında önemli bir “rol” oynamıştır. Bunlar sabit imgelerden oluşan, kötü kalitede çekilmiş fotoğraflar olmalarına karşın işlevlerini fazlasıyla yerine getirdiler.

Psikesinema Sinema Dergisi’nin 2017 Eylül-Ekim sayısında yayımlandı.

Etiketler
Daha fazla göster

İlgili enformasyon

Bir cevap yazın

Close

Adblock Detected

Reklam engelleyici devre dışı bırak